Ads 468x60px

10 Aralık 2013 Salı

2,3,4 yaş semineri ve farkındalık!

Küçük bir bebeğin zorlukları bol elbet. Ama yürümeye ve çat pat kendini ifade etmeye başladığında bebeğiniz artık çocuk olmaya başlamıştır! İşte o zaman düşünmeye başlarsınız:
"Hayır!"
"Ben yapıcam,ben!"
"Işığı ben kapatacaktım!"
diyerek kendini yere atan, öfke patlamaları yaşayan çocuk sizin çocuğunuz mu? Neler oluyor çocuğunuza? Nasıl davranmalı?
Yaş dönemi özelliklerini ve doğru iletişim konuşmak için, sonrasında farkındalıkla rahatlama egzersizleri öğrenmek için biraraya geliyoruz.
Eğitim yeri:Miniaktivite- www.miniaktivite.com
Eğitim tarihi: 22.12.2013
Eğitim saati: 18-24 ay 11.00-13.00
24-36 ay 13.30-15.30
36-48 ay  16.00-18.00
Eğitim ücreti: Her bir eğitim için 60 TL
Çift katılımı 80 TL
3 eğitim 150 TL
Eğitimciler: Klinik Psikolog Pınar Mermer
ODTÜ Psikoloji Bölümü mezunudur. Bilgi Üniversitesi'nde Klinik Psikoloji uzmanlığını tamamlamıştır.
Ebeveyn eğitimcisi ve  onaylı oyun terapistidir.

Özlem Ekenler
İstanbul Ticaret Üniversitesi uygulamalı psikoloji yüksek lisansı mezunudur. Koçluk eğitimlerini tamamlamıştır. Farkındalık terapisi konusunda uzmanlaşmıştır

2 Aralık 2013 Pazartesi

Çocuğuma etiket yapıştırmayın efendim!

Küçücük çocuklar geliyorlar "Bende şu sorun olduğu için böyle davranıyorum" "Ben zaten sorunluyum"diyorlar.
"Sen değilsin çocuk sorunlu olan. " demek istiyorum.
Sorunlu olan sistem!
Etiket yoktur benim çalışma tarzımda. "Çocuğunuzun ilaç kullanması gerek" diye okullarda dışlanan, aşağılanan,ailelerine zor anlar yaşatılan çocukların üstün yetenekli olduklarını görüyorum sık sık. 
(Bu noktada -Gerekli zamanda ilaç kullanımına karşı değilim -dememe gerek var mı?)
Yumuşak ve ilgili davranınca ortalığı ateşe veren çocuğun nasıl yumuşacık gülümsediğini görüyorum.
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu var diye getirilen çocukta ben; yaratıcı, harika hikayeler anlatan, hayalgücü geniş, stres altında ve iyi anlaşılmamış bir çocuk görüyorum.
Birlikte çalıştığım uzmanlar da öyledir."İlaç ihtiyacı var mı?" diye yönlendiririm, "Sen böyle devam et" derler.
 Etiketlemek kolaydır; yaramaz, terbiyesiz,dikkatsiz,davranış bozukluğu var demek de...Çünkü okul sistemini değiştirmek zor! Çünkü aileiçi iletişimi geliştirmek zor! Çünkü "İnsanlar ne der!"den kurtulamak zor! Çünkü çocuğu olduğu gibi kabul etmek,pozitif yönleri üzerinde durmak zor!
Öyle bir yarış var ki...Çocuğu o yarıştan alıkoymak zor!
 Yok efendim. Benden duyamazsınız. Çocuk nöroloğuna da yönlendiririm, çocuk psikiyatrisine de. Bilen bilir, kılı kırk yararız değerlendirme yaparken.
 Ama ezbere teşhis koyuluyorsa bu işte ben yokum. Bana bu çocuklar "sorunlu" dedirtemezsiniz efendim. Sorunlu olan çocuklar değil! Doğaya çıktıklarında, oyuna doyduklarında,anne babayla yeterince zaman geçirdiklerinde,okulda pozitif ortam sağlandığında pırıl pırıl parlıyor o yavaş,silik,korkutucu biraz da acayip bulduğunuz çocuklar. En çok da anlaşıldıklarında, değer verildiğini, sevildiğini hissettiğinde yüz ifadeleri de beden dilleri de bir başka oluyor.
Bir anda büyüyorlar. Siz bana "Büyüdü de ondan değişti" diyorsunuz ya, öyle değil. 
İnsan büyüyemez, duygusal olarak doymayınca. Sorunlar da yaş aldıkça karmaşıklaşır. Büyümek psikolojik olarak da olgunlaşmaktır. Bunu da ancak yeterince sevildiğinizi, değer verildiğinizi hissederseniz yapabilirsiniz.
"Henüz bu çiçek açmamış, yeterli suyu yok, ışığı, ortamı değiştirelim" derim. "Bu bir kaktüs, dikenli ama öyle güzel çiçek açar ki..." demeye de varım.
 Ama "Bu bir çiçek değil, hiçbir zaman da açmayacak" denmesini kabul edemem. Siz de kabul etmeyin. Etiketlerden önce birşeyleri değiştirmeye çalışın. Size cesaret veren kişilerle görüşün, çocuğunuza inanın. Hep söylerim,hep de söyleyeceğim  "Çocuğunuzdan asla vazgeçmeyin!"

26 Ekim 2013 Cumartesi

Gizli Gücünü Göster! -Ebeveyn Atölyesi

Gizli gücünü göster!
Ebeveynlik zor iş! Özellikle İstanbul'da, trafik,kalabalık, gürültü kirliliği, yoğun çalışma temposu, yüksek beklentiler arasında ebeveynlik yapmak için gizli güçlere sahip olmak gerekiyor!
Biliyorum, siz ebeveynler gizli güçlerinizi kullanarak zor durumlarla baş etmeye çalışıyorsunuz.
Gelin bu güçlerimizi paylaşalım ve yeni güçler geliştirelim!
16 Kasım Cumartesi, Göktürk'te, saat 11-13 arası yapacağımız çalışmada ebeveyn olarak güçlü yönlerimizi konuşacağız. Nerelerde destek alsak iyi olur bir düşüneceğiz.
 Biraz şarj biraz deşarj olacak, bizi daha güçlü hissettirecek oyunlar, taktikler üzerinde duracağız.

Haydi bize katılın!

Ayrıntılı bilgi ve kayıt  için
uzmpskpinarmermer@gmail.com

Not:Katılım sınırlıdır.

Görüşmek üzere!
Klinik Psikolog Pınar Mermer
Oyun terapisti



8 Ekim 2013 Salı

Aaa unuttum!

Birileri için "iyilik" yapar mısınız? Yoksa "Yok kardeşim her koyun kendi bacağından asılır" mı diyenlerdensiniz?
Ya da çok sık duyarım "Ben bir yere gelirken kimse destek olmadı, ben niye olayım?"
Peki...
Bazen birinin parmağını şıklatarak yani hiç sıkıntıya girmeden halledebileceği şeyler vardır. Ancak bunların sizin hayatınızda o kadar önemli bir yeri vardır ki...
Hiç başınıza geldi mi merak ediyorum.
Sizin tam ihtiyacınız olan bir bağlantısı vardır bir arkadaşınızın. O bağlantı sizi işinizde uçuracaktır. Siz işinizi çok iyi yapıyorsunuz ancak tam da o kişinin bunu fark etmesine ihtiyacınız vardır.
Arkadaşınız bu kişiyle o kadar yakın ki...Rica edersiniz hatta "Çok önemli" dersiniz ama yok...Sizi biraraya getirmez. Pek bir sebebi de yoktur aslında.
Sizi sevmediğinden değil. Sizin için önemini anlamadığından değil. Size güvenmediğinden de değil.
İstemez işte. O da bilmez nedenini.
Belki içinden bir ses ona "Sen buralara gelirken kim sana destek oldu?Bırak kendi halletsin işini" diyordur.
Belki içinden bir ses "Ay hiç zamanım yok zamanım olsa kesin yaparım" diyordur. İçinden gelen sesin arka fonunda bir ses "Biraz daha uğraşsın" diyordur.
"Ben yapamadım o da yapamasın" diyen bir ses var ki bizim kültürümüzde en sık duyulan sesler listesinde ilk ona girebilir.
Bahsettiğim şey beceriksiz birilerine torpil yaptırmaya çalışan "Bi söyleyiversen dayına?"zihniyeti değil yanlış anlaşılmasın. Gerçekten çabalayan, yetenekli ve sadece minik bir ittirmeye ihtiyacı olan kişiler konumuz.
Bir arkadaşımın bana yakınması üzerine yazıyorum bu yazıyı.
Kuzeni bir üniversitede akademisyen. Arkadaşımın ise harika bir projesi var. Tam da kuzeninin bir hocasının görüp beğeneceği cinsten. Görüp beğenirse arkadaşımı da dahil edecek başarılı işler yapan ekibine.
Ne var ki bu hoca öyle zamansız ki arkadaşımın randevu taleplerini geri çeviriyor. 
Oysa arkadaşımın kuzeniyle beraber öğle
 yemekleri yiyorlar!
Hani bir söylese? Bir öğle yemeğine birlikte çıksalar?
Arkadaşımın kuzeni her seferinde "A tabi olur söylerim" diyor. Sonra ses yok.
Geçenlerde arkadaşım proje için birinin ekibe yeni katıldığını öğrendi. 
Kendisinden daha az kalifiye birisi.
Arkadaşımı isyan ettiren bu oldu.
Bense ona "Yeterince çabalamadın" dedim. Çok kızdı bana. Hikayeyi anlattı.
"O zaman kuzeninle ilişkini gözden geçir" dedim.
"Orada haklısın işte" dedi.
Sizce neden bunlar oluyor? Belki biz de yapıyoruz böyle şeyler? 
Var mı ihmal ettikleriniz bu aralar? Tamam çok yoğunsunuz ama biliyorum. Sizin kolayca halledebileceğiniz ancak başkasının hayatını önemli derecede etkileyebilecek bazı istekler var mı çevrenizden gelen?Risk almamak için mi yapmıyorsunuz bu istekleri yoksa gerçekten mi unutuyorsunuz?

Kitap Hediye Ediyorum!

Merhaba,

Gün Yayıncılık'ın Türkçe'ye kazandırdığı başarılı kitaplardan birini hediye ediyorum: Alison Gopnik'in yazdığı Filozof Bebek! Gopnik kendisini filozof, psikolog ve anne olarak tanımlıyor.

Bebekler tahmin ettiğimizden çok daha birşeylerin farkında ve aslında bizimle iletişime geçiyorlar.

Yenidoğan bir bebek pasif bir alıcı mıdır yoksa bizimle etkileşim halinde bir küçük insan mı?

Bebeklerin birer insan olduğunu unutuyor ve nasıl olsa anlamaz veya anlatamaz diyoruz. Aslında onlar birçok şeyi anlıyor ve birçok şeyi anlatıyorlar!


Filozof Bebek, bebeklerin aklından neler geçtiğini merak edenlerin okuması gereken bir kitap.

Şimdi  takipçilerimden birine bu kitabı hediye ediyorum. Bu yazıya ilk yorum bırakan kişi kitabın sahibi olacak!

Iyi okumalar!



4 Ekim 2013 Cuma

Kitap hediye ediyorum!

Merhaba,
Ebeveynliğin yolunun okuyup araştırmaktan geçtiğini bilen siz ebeveynler bol bol uzmanlara danışıyorsunuz. Bana en çok gelen ve beni memnun eden bir soru da :"Hangi kitabı okuyalım?" sorusu.
Connection Parenting diye bir ebeveynlik yaklaşımı var. Eğitimleri almaya başladığımda benim çalışma tarzıma çok uyduğunu fark ettim. Teknikleri uyguluyor, ebeveynlerle de bu teknikler üzerine konuşuyoruz.
"Eğer tehdit, zorlama ve baskı yerine gönül bağı, korku yerine sevgi ile ebeveynlik"
yapmak istiyorsanız Çocuklarla El Ele Ebeveynlik kitabını öneriyorum.
Önermekle kalmıyor bir kitabı hediye ediyorum.
Gün Yayıncılık anne-bebek kitapları alanında başarılı işler yapıyor. Ebeveynlere verdiği destek için teşekkür ederim. Websitesine bir göz atabilirsiniz.
http://www.gunyayincilik.com/

Şimdi blog takipçilerimden ilk yorum yazarak
 "Ben isterim" 
Diyene bu güzel  kitap hediye!
Kitap hediyelerinin devamı gelecek!


30 Eylül 2013 Pazartesi

Çocuğumu Askere Alsınlar

"Bu çocuğu askere alsınlar! Bu yaşta askere alınsa vallahi göndereceğim!" Yer Bağcılar'da minik bir börek salonu. Merak ediyorsanız su böreği hiç fena değil!
Anne börek alırken beş altı yaşlarındaki çocuk hareketli, bir içeri bir dışarı...
Çocuğu askere alınsın isteyen anneye orta yaşlı bir kadın "Öyle deme. Askere gidince çok üzülüyorsun." dedi. 
"Aman gitsin."diye cevap verdi anne. "Orada adam etsinler. Bak şimdi gitti.Hiç annem nerede kaldı diye merak bile etmiyor"
"Çocuk o annesi. Hepsi böyle" diye cevap veriyor olgunca bir kadın.
Anne "Bıktım artık" diyor.
Diğer kadın dayanamıyor "Oğlun askerde adam olsun diyorsun da...Benim yeğenim şehit oldu"
Buz gibi bir hava esiyor. Anne çocuğu kolundan çekip gidiyor.
Ben düşünüyorum. Ne oluyor da anneler çocuklarının askere gidip adam olmasını istiyor, babalarsa hapse atılmasını? (Bakınız eski yazılarımdan "Atın bunu içeriye")
Başka bir sahne Göktürk'te yaşanıyor.
Market arabasını kaptığı gibi fırlayan yine altı yaşlarında bir kız çocuğu park halindeki aracımıza çarpıyor.
Anne kızın peşinden koşarak "Yeter bıktım senden. Geberteceğim seni" diye bağırıyor.
"Babaanne!"diyor çocuk. 
"Anne kızdı! Haydi arabaya" diyor babaanne.
Çocuk öne bineceğim diye tutturuyor.
Babaanneyle beraber ön koltuğa biniyorlar.
Anne "Göstereceğim ben sana" diyor.
Bilmemkaç yüzbin euroluk lüks araçlarına binip uzaklaşıyorlar.
Ben yine merak ediyorum. Haydi Bağcılardaki annenin derdi yalnız çocuk büyütmek ve geçim derdi...Ve tabi bilmediğimiz başka şeyler...
Göktürk'teki, lüks araçlı, babaanne ,muhtemelen bakıcı ve yardımcı destekli annenin derdi ne? Eminim onun da bilmediğimiz dünya sıkıntısı vardır.
Ancak ben başka bir noktadayım.
Kişisel sıkıntılar bir yana bizim kültürel ve toplumsal dertlerimiz var.
Mutsuzuz biz. Tahammülsüzüz. Herşeyi (!!) devletten bekliyoruz!?!( Askerlik? Hapishane??)
Çocuklarımızın disiplin sorunu var.
Var çünkü fi tarihinden kalma ve çocukları travmatize eden disiplin yöntemleri kullanıyoruz. Kendimizi geliştirmeye hiç niyetimiz yok. Paramız yoksa zaten bu bir bahane, paramız varsa da zaten her şeyin en doğrusunu biz biliriz.
Hollanda'daki çocukların neden mutlu olduğuyla ilgili bir araştırma yapılmış.
"Hani hep yabancı çocuk nasıl da sakin bir de bizimkilere bak" diyoruz ya.
Ebeveynlerin mutluluk düzeyine bakıp anlayabiliriz sebebini.
Mutsuz, tahammülsüz, kolay dağılan bir ebeveynle çocuk da dağılır, kural sınır tanımaz.
Mutsuz çocuk eşittir yaramaz çocuk!
Sevgili ebeveynler,
Büyümenin gelişmenin yaşı yok. 
Yeterli anne babalık yardım istemekten çekinmemeyi, özeleştiri yapabilmeyi, en çok da oksijen maskesini önce kendine sonra çocuğuna takmayı gerektirir.
Hapse atılan veya askerde adam olması beklenen çocuklar yetiştirmeyelim.
Öyle çocuklar yetiştirelim ki suçu da silsinler dünyadan, savaşları da...Olur mu?
Ben umutluyum.


29 Eylül 2013 Pazar

Uzay bebek Uzaylı bebek !

Pazar sabahı güzel bir kahve içiyorum bir kafede; güneş vurmuş yüzüme... Hastane kafesi Madrid'te şu meydandaki Le Pain gibi gelebilir  ya da Barcelona'da La Boqeria'da kahvaltı hissini yaşayabilirsin eğer çocuğun iyiyse. 
Dün Uzay operasyondayken diken gibi batan sandelyeler bugün pek de rahat!
Onbeş aylık kuzumuz günlerdir karnını tutarak "Omu omu"diyordu. O kadar ki "Omu nerede?" Diyince karnını gösteriyordu.
Ultrasonlar, tahliller, röntgen, tomografi...
Yok! Birşey yok! Ateş var,enfeksiyon var, bağırsak invajinasyonu var...İnvajinasyon küçük bir operasyonla gideriliyor, eve dönüyoruz. Ateş ve "Omu omuuu" devam ediyor. Sonra tekrar hastane...
Doktorumuz canla başla uğraşıyor ama görüntüleme teknikleri çaresiz kalıyor "Omu" karşısında...
"Ben artık risk alamam, bu çocuğun karnını açıp bakacağım" diyor. Eşim de ben de uyumlu tipleriz, güvendik mi pek itiraz etmeyiz.
İyi ki açılmış kuzunun karnı. İçinden kırmızı başlıklı kızın anneannesi çıktı!
Yani o derece absürd birşey. Olmaması gereken yerlere sinsice yerleşmiş iltihaplar...
Patoloji raporu temiz.
Otuz yıldır ikinci kez böyle bir durumla karşılaşmış doktor.
E tabi, çocuğuna Uzay diye isim koyarsan böyle olur:)
Bir süre hastanede iyileşmeyi bekleyeceğiz.
Arkadaşlarımız gece gündüz demeden ziyaret ediyorlar.
Boşuna demiyorum "Ama arkadaşlar iyidir"diye.
Umarım başka bir sıkıntı olmaz da şu Uzaylı kedicik bir an önce sağlığına kavuşur.
Hepimizin çocuğu için bol bol sağlık diliyorum.
Beni sorarsanız. İyiyim.
Çocuğum öyle tatlı öyle sakin ki...Bazen sakinliğine, olgunluğuna bozulup şımartasım geliyor:)
"Sana kocaman bir kamyon alalım Uzay" 
"Dondurma yemeye de gideriz" 
:)
Tabi ki de bir yere bağlamadan,mesaj vermeden bitirmem yazıyı.
Çocuklarınıza tahammülsüz davranıyorsunuz çünkü yeterince psikolojik destek alamıyorsunuz.
Çevrenizden ve bir uzmandan destek alın, sakin kalın.
Bakınız destekle sapasağlamız psikolojik olarak.
Şimdi ben Uzaycık'ın yanına gidiyorum. Büyük isim koymuşuz çocuğa, "cık"eki ondan:)
Hepinize güzel mesajları için teşekkürler!
Anne Pınar

24 Eylül 2013 Salı

Çalışan Ebeveyn Olmak


Çalışan Ebeveyn Olmak

Geçtiğimiz aylarda ünlü terapist  Dr. Stan Tatkin Türkiye’ye geldi ve biz terapistlere çocukluk dönemi ve bağlanma konusunda bir eğitim verdi.


Eğitimin sonunda bir video izledik. Minik bebeği olan çalışan bir anne olarak videoyu sonuna kadar izleyemedim, kendimi dışarı attım. “Ama ben yarı zamanlı  çalışıyorum” diye kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Mesele benim anneliğimle ilgili değildi bence. Benim geçmişimden çıkıp gelen hayaletlerdi sorun. Fena tetiklenmiştim. Bir de yeni annelik, hormonlar derken... Gözyaşlarıma engel olamadım.

Videoda annesi doğum yapacağı için birkaç günlüğüne kreşe bırakılan bir çocuk vardı. Çocuğun gün içindeki psikolojik durumuna vurgu yapmaktı videonun amacı. Bağlanma figürleri etrafta olmayınca neler olur bunu gözlemleyebiliyordunuz.



Stan, Amerika’da doktorlara bu videoyu izlettiğinde birkaçının işi bıraktığını söylemişti.

Videoda korkunç bir manzara yoktu elbet. Çocuğun giderek mahsunlaştığını görmekti belki anne damarıma dokunan. Biraz da çocuk tarafıma dokunan…

Biraz önce Amerika’daki doktorların çalışma saatlerine dair bir haber okuyunca izlediğim video tekrar  aklıma düştü.

Doktorların çok uzun çalışma saatleri olduğu ve ev-iş dengesini tutturamadıklarına dair bir araştırma sonucundan bahsediliyor.

Bu durumun kişinin ruh sağlığını etkilediğini ve tükenmişlik sendromuna davetiye çıkardığı anlatılıyor.

Çalışmada uzun çalışma saatlerinden en çok kadın doktorlar, genç doktorlar ve akademik kariyere devam edenlerin etkilendiği söyleniyor.

Sadece doktorlar değil onların partnerleri de uzun çalışma saatlerinden olumsuz etkileniyor.

Stan, “Ebeveynler herseye aynı anda sahip olmak istiyor ancak bu mümkün değil. “ dedi.
Bir ebeveynin çocuğu günboyu görmemesi hatta bazı günler hiç görmemesi, bağlanma açısından sağlıklı bir durum değil. Bir de sık değişen bakıcılar ve kreş konusunu işin içine katınca… Stres yüklü, çalışmaktan bunalmış, tükenmiş ebeveynler çocuklarına ne verebilirler?
Peki ebeveynlerin kariyerlerini bir kenara koyup sadece çocuklarıyla ilgilenmeleri çözüm mü? Pek gerçekçi bir çözüm olmaz bu!
Sebepleri saymakla bitmez.

Bence çözüm, uzun çalışma saatlerine artık bir son vermekten geçiyor. Doktorluk veya başka bir meslek fark etmez.

Uzun çalışma saatleri, kötü çalışma koşulları, üstüne trafik, geçim derdi derken ne biz iyi olabiliyoruz ne de çocuklarımıza iyi şeyler verebiliyoruz.


Ebeveynlerin desteklenmesi ve ebeveynlerin birbirini desteklemesi gerekiyor.

Çocuklarımıza zaman ayırmamız ve onları nasıl yetistireceğimize dair oturup düşünmemiz gerek. Bunun için de tabi sakin ve huzurlu olmamız gerek.


Bence içinde yaşadığımız sistem ebeveynlere gore tasarlanmamış. Bu kadar zorlanmamız ondan.


Ne dersiniz?

17 Eylül 2013 Salı

Kalk kalk birşey yok!

“Düşünce çocuklar ağlayabilir. Orada hissettikleri acı hem fiziksel hem de psikolojik bir acıdır”
Aletha Solter

Çocukluğunuzu hatırlayın. Düşmek nasıl bir histi? Düştüğünüz zamanlarda çevrenizden gelen tepkileri nasıl hissettirirdi?

En rahatlatıcı  tepki nasıldı? En rahatsız edici tepki neydi? Bu tepkileri kimler verdi?

Birkaç gün önceydi. Evimin yakınlarında bisikletli bir kız çocuğunun arkasından bir baba yürüyordu. Kız yedi sekiz yaşlarında, baba belli işten gelmiş üstünde kumaş pantolon gömlek…
“Ne güzel! Işten gelir gelmez kızıyla ilgilenen bir baba! “ diye geçirdim aklımdan. Bu yeni babalar da pek bilinçli ve ilgili azizim… derken…. Çocuk düştü bisikletten.

Canı fena yandı, kalkamadı bir süre, ağladı. Buraya kadar birşey yok. Çocuk bu, düşe kalka büyür. Bana sıkıntı veren ve bu yazıyı yazmama sebep olan babanın tavrı.

Kızına birkaç adım  uzaktan bakarak “Öyle sürersen düşersin tabi. Ellerini bıraktın” dedi.
Kız “Bırakmadım direksiyon böyle oldu” diye anlatmaya çalıştı derdini. Yok… Baba ısrar ediyor ve kızıyor. “Kalk bir şey yok. Ne ağlıyorsun? Ben ağlıyor muyum?”
Kız eve doğru yürüyor ve “Çok acıyor” diyor. Baba konuyu değiştiriyor “Kardeşin nerede?”

Kız kırgın bir ses tonuyla yanıtlıyor “Evde”

“Nereden biliyorsun?” diyor baba inanmadığını belli ederek.
“Biliyorum çünkü gördüm” diyor kız  iyice kızarak.


Eşim yanımda. Üzülerek ona bakıyorum. “Öyle bakma.” Diyor. “Seninle tanışmasaydım ben de böyle olabilirdim”

“Nasıl yani? Ah çocuğum! Iyi misin? Canın yandı mı? diye sorabilmenin benimle ne ilgisi var?” diyorum.
“Çok ilgisi var. Sen bana babanın çocuk gelişimindeki yerini anlatmasan, neredeyse her problemin gelip gelip çocukluk deneyimlerine dayandığını söylemesen ben doğru davranmak için kafa patlatmazdım.Otomatik tepkiler verirdim. O tepkiler de böyle işte!”

Ne görüyorsak onu yapıyoruz. “Kalk kalk birşey yok!” demek öğrendiğimiz bir davranış. Muhtemelen kendi ebeveynlerimizden. Kendi ebeveynlerimiz bizim duygu ve deneyimlerimize doğru tepkiyi vermeyince, biz nasıl bunu öğrenelim?


Babaların farkındalık kazanması öyle önemli ki… Babaların davranışlarının çocuklarının gelişiminde ne kadar büyük rol oynadığını bilmesi ve az çabayla harikalar yaratabileceklerine inanmaları... Babaların eğitimli olması gelecek nesiller için öyle büyük bir adım ki….

13 Eylül 2013 Cuma

Babalar ve Çocuk Bakımı...Hayal mi?

Anneler bebeği karnında taşıyor ve fiziksel olarak yakın hatta yapışık olma halinin tadını çıkarıyorlar.

Bir de hormonlar devreye girdi mi anne bebek gerçek bir ikili olmaya başlıyor. Peki babalar bu ikilinin neresinde?

Söyleyeyim, kendilerini dışarıda bırakılmış ve çoğu zaman yalnız hissediyorlar. Çok meraklı olsalar da bebekleriyle ilgilenmeye, hem nasıl yapacağını bilmemek hem de her denemelerinde “Dur sen yapamazsın.” “ Bak ağlıyor susturamadın. “
“Sen bir dışarı çık bakalım burada kadınlar var!” (Bu tepkiyi alıyorlar, özellikle annelerinin jenerasyonundan) tepkilerinden sonra kafalarında “Bu iş kadın işi ben uzak durayım. Zaten ben beceremem.” Düşünceleri oluşuyor ve geri çekiliyorlar.


Baba, ilk aylardan bebekle yakın ilgilenmiyor, bebeğin sorumluluklarını paylaşmıyorsa aralarındaki bağ istedikleri kadar yakın olamıyor.

Toplumsal cinsiyet roller gereği zaten çocuk bakımı annenin işi olarak görülürken bir de babanın “Ya yapamazsam?” kaygıları devreye giriyor. Bu devirde babalar da anneler de çocukları için her şeyin en iyisini istemekle meşguller. Haklılar da… Ancak en iyisini isterken kaygıdan donup kalıyor ve hiç bir şey yapamıyorsak çocuğumuza faydadan çok zararımız dokunuyordur.

Bir baba tanıyorum. “Kaliteli zaman geçirmek, onun için unutamayacağı günler planlamak istiyorum” diyordu. Tahmin edin ne oldu? Baba bunu yalnızca birkaç kere yapabildi, o zamanlar dışında çocukla zaman geçirmedi ve aralarındaki bağ gittikçe zayıfladı. Çocuk babasıyla basit şeyler yaparak da mutlu olacaktı oysa. Ancak baba hem çocuğun eğlence beklentilerini yukarı çekti hem de bu eğlenceyi ona sunacak para, zaman ve enerjiyi bulamadı.

Çocuklarla zaman geçirmekten keyif alan babalar istiyorsak onlara bu konuda destek olmamız önemli.

Henüz anne karnındayken bebekle konuşmaları, bebek hakkında hayal kurmalarını teşvik etmekle başlayabiliriz.

Sonrasında bebeği beslemek, altını değiştirmek, gazını çıkarmak, uyutmak gibi süreçlere mutlaka babayı katabilirsiniz. Başlarda yapamayabilir, denemesine fırsat vermeli. Sonuçta biz de deneme yanılmayla öğrenmiyor muyuz birçok şeyi?

Babayla çocuk arasındaki bağ ne kadar güçlü olursa, hem anne bunu keyfini sürecektir, hem baba babalığını yaşayabilecektir.

En önemli fayda ise çocuğa! Araştırmalar baba ilgisinin annelerin kazandıramayacağı özellikleri çocuğa kazandıracağını söylüyor. Özellikle çocuğun stresle baş etme kapasitesi geliştirmesinde babaların rolü büyük.
 Babaların çocuklarıyla zaman geçirdiği ve bundan keyif aldığı bir dünya hayal mi? Bence değil.

Haydi babalar iş başına! Yapabilirsiniz!

2 Haziran 2013 Pazar

Çocuklara Nasıl Anlatalım?

Çocuklarımıza ülkemizde yaşanan şiddetin sebebini basit bir dille anlatalım. Saklamaya çalışmayalım. Çocuklar her şeyi bilirler. Huzursuzluğunuzun üzüntünüzün sebebini söyleyin. Onların çok değerli olduğunu hiçbirşeye kendilerinin yaptığı bir şeyin sebep olmadığını anlatın. Korku ve öfke ifadelerini serbest bıraksınlar. Bastırmayın. "Korkacak birşey yok" demeyin. Ağlayabilirler, yazabilirler içindekileri.
Çocuklar her şeyin farkında. Bol bol sarılın onlara ve aklı başında insanlarla kalabalık olmalarını sağlayın. Yalnız hissedebilir, korkular geliştirebilirler. Yaşananlara çoğu çocuk birebir maruz kaldı. Onlara değerleri öğretmek için bir fırsat bu.
Eğer çocuğunuzda korkular, alt ıslatma, yalnız kalamama,iştahta değişim, öfke patlamaları, uyku problemleri görürseniz bir ruh sağlığı uzmanına danışın.

30 Mayıs 2013 Perşembe

Uyarı! Terapiye Gelmeyin!


Ben bir terapistim ve her fırsatta bunu söylüyorum. Aslında terapiste hiiç gerek yok. Bazılarının hiç ihtiyacı yok. 
Eğer çocukluk travmalarınız, hayat mücadeleniz, kocaman evlerde yapayalnız, eşya kalabalığıyla ;  kocaman arabalarda trafikte oradan oraya giderken sinir harbiyle geçen hayatınızı değiştirmek istemiyorsanız terapiste gitmeye de gerek yok.
Çünkü terapi bu hayat tarzına karşı bir tehlike ! "Çocuğum vuruyor, sürekli ağlıyor, asla memnun olmuyor ve ben kendimi sürekli yalnız,  çaresiz hatta son zamanlarda sevgisiz hissediyorum" diyor çoğu ebeveyn.
Çünkü etrafımızdaki gürültüden, karmaşadan kendi iç sesimizi duymaz olduk. Bir an dursak kafamızdaki onlarca kaygılı ses bize zehir eder keyifli anları.
Siz hiç şöyle güzel bir manzaraya karşı, sevdiğiniz yanınızda, güzel bir akşam geçirirken neden tırnaklarınızı yediğinizi merak ettiniz mi ?
Ya da çocuğunuzla keyifle vakit geçirirken kendinizi durmadan telefonu,saati kontrol ederken  "Aa yeter ama artık. " Dediniz mi  kendinize?
İçinizdeki "Güzellikleri hak ediyorum!" Diyen ses kısılmış "Çalış! Ne yaparsan yap yetersizsin. Sen hayattan keyif almayı şimdi hak etmiyorsun. Belki daha sonra!" Diyen o robotik ses almış yerini. 
"Blackberry'nin ışığının rengi  dönmeden uyuyamıyorum" diyenler! Zaten o sebeple veriliyor size o minik aletler. Yatmadan önce işle ilgili epostalar okuduğunuz için her gece rüyanızda patron sizi kovalıyor siz de plazanın koridorlarında kayboluyorsunuz.
Ama biliyorum. Kimileri böyle yaşamak istiyor. Hayatla kavga halinde... Başka türlüsü mümkün değil sanıyor, ona inanıyorlar. 
Aman diyeyim. Terapiye gelmeyin! Daha iyi bir hayat hak ettiğinizi düşünürsünüz falan. Nolur nolmaz. Siz en iyisi bu yazıyı da okumamış gibi yapın.